Tuzluçayırdan Ankara’nın çöplerinin döküldüğü Ege mahallesine doğru uzanan ince uzun bir caddenin adıdır Natoyolu. Yoksul ve emekçi halkların birlikte kurduğu ve birlikte oturduğu devrimci bir mahalledir.

 

            12 Eylül 1980 öncesi polis, toplumsal muhalefeti etkisiz hale getirmek için elinden geleni yapıyor, özellikle de halkın arasına gizlice girerek istihbarat edinmeye çalışıyordu. Bu konuda başvurdukları yöntemler çoktu lakin en çok kullanılan yöntem seyyar satıcı kılığında mahalle aralarına girmeleriydi!

           

            Son günlerde Natoyoluna bir “seyyar satıcı” dadanmıştı. Sabah ve öğleden sonra olmak üzere her gün iki kere mahalleden geçiyor ve olanca gücü ile bağırıyordu: 
—Çamaşıra mangal, keçiboynuzu, naylon alırım, terlik alırım!

 

            Mahallenin gençleri bu kişiden şüphelenmişlerdi. Büyük olasılıkla bu adam sivil polisti ve mahalle hakkında bilgi topluyordu. Mahallenin devrimci gençleri bu işi çözmesi için Seyit Ali’yi görevlendirdiler. Seyit Ali hem mahalleyi iyi tanıyor hem de böylesi konularda soğukkanlı olmayı becerebiliyordu.

 

            Her zaman ki gibi seyyar satıcı yoldan geçerken Seyit Ali adamın yolunu kesmişti. Amacı kısa bir sohbet etmek, işin farkın da olduklarını çaktırmadan ona hissettirmekti: 
— Kolay gelsin! Nerelisin sen? 
— Yozgat. 
— Neresinden? 
— Yerköy. 

 

            Adam başını yerden kaldırmadan Seyit Ali’nin sorularını cevaplıyordu. Belli ki yakayı ele verdiğinin farkındaydı. Seyit Ali seyyar satıcıyı konuşturmak istiyordu: 
— İşler nasıl? 
— Kötü. 
— Neden bu işi yapıyorsun peki? 
— Ne yapacaksın emekli maaşı yetmiyor. 
— Nereden emeklisin ki sen? 
— Öğretmen emeklisiyim. 

 

            Sorulardan bir hayli sıkılmış olan seyyar satıcı ilk kez başını kaldırıp Seyit Ali’nin yüzüne bakmıştı: 
—Sen de 169 Seyit Ali olmalısın. 

 

            Seyit Ali bozarıp kızarmıştı. Lakin karşısında liseden Edebiyat öğretmeni duruyordu. Ne diyeceğini şaşırmıştı, sözcükler boğazına düğümlenmişti Seyit Ali’nin:

—Biz sizi…!

           

            Mahmut öğretmen anlamıştı. Zaten bir süredir de şüpheleniyordu. Ses etmedi. Orda bulunan bir taşın üzerine oturdu. Seyit Ali koşarak eve gitti. Elinde bir sürahi suyla öğretmeninin yanına geldi. Mahmut Hoca yorgundu. Terlemişti. Suyu içti. Heybesinden bir kitap çıkartıp Seyit Ali’ye uzattı:

—Yorulup da bir yerlerde soluklanırken okuyordum. Bu sabah bitti. Sende kalsın. Okursun.  

 

            Seyit Ali’nin gözleri dolmuştu. Lisedeyken okuması için ilk kitap önerisini de Mahmut öğretmeninden almıştı. O günlerde Fakir Baykurt okumasını istemişti öğretmeni. Şimdi uzattığı kitap ise Aleksandır Sergeyeviç Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı” isimli kitabıydı! Seyit Ali kitabı aldı. Öğretmeninin elini öptü. Mahmut öğretmen o günden sonra bir daha o semte uğramadı. İşte şimdi size Mahmut öğretmenin Seyit Ali’ye okuması için verdiği, Aleksandır Sergeyeviç Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı” isimli kitabından bahsedeceğim. 

                  

            Rus ve dünya edebiyatına şiirden oyuna, romandan hikâyeye birçok eser kazandıran Aleksandır Sergeyeviç Puşkin, 1799’da Moskova’da soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.

 

            Rus Çarı 1. Petro’ya uzaktan akraba olan Aleksandır Puşkin hiçbir zaman bunu kendine bir üstünlük olarak görmemiş, günümüzün başbakan ve bakan çocuklarının yaptığı gibi ne genç yaşta gemicikler satın almaya kalkışmış, nede babalarının imkânları sayesinde dışarıdan mısır ithal ederek köşeyi dönen bakan çocukları gibi servetine servet katmaya çalışmıştır!

 

            Tam tersine yazdığı birçok özgürlükçü şiirleri ve taşlamaları halk tarafından benimsenmiş hatta Rusya’da askeri yönetime alenen küfür ettiği gerekçesiyle yıllarca başkente girmesi bile yasaklanmıştır.

 

            Puşkin’in hayatından bizim televizyon sektörüne en az 25 dizi senaryosu çıkabileceği için şimdilik bu konuyu bir kenara bırakalım ve en tanınmış kitaplarından birine, yani “Yüzbaşının Kızı” isimli kitabına geçelim!

 

            Kitap özet olarak Emelyan Pugaçev adlı bir köylü önderinin Don ve Ural Kazaklarının başına geçerek Çar ordusuna karşı verdiği isyanı anlatmaktadır.

 

            Kitabın hemen başlarında binbaşı rütbesi ile emekliye ayrılan Andrey Petroviç Grinyov’un, kitabın kahramanı ve aynı zamanda da oğlu Petruşa’yı  ( Pyotr Andreyiç ) askere gönderirken söylediği bir söz vardır akıllarda kalan:

Yurduna sadakatle hizmet et, amirlerinin sözünden çıkma, hizmetten kaçınma, şu ünlü atasözünü de aklından çıkartma: Elbiseni yeniyken, şerefini de gençken koru!

 

            Oysa bu özlü sözün bizim ülkemizdeki karşılığı, davul ve zurna eşliğinde şöyle özetlenebilir ancak:

Aman evladım! Ne arkada kal ne de önde ol! Ortalarda yer edin kendine!... Etliye sütlüye karışma!...Yat dediklerinde yat kalk dediklerinde kalk!...Silahına, matarana, kepine sahip çık!...Aman sen sen ol kepini kaybetme! Malum kep gitti…!

 

            Kaldı ki oğul Pyotr Andreyiç, babasının rütbesinden ve ailenin asilzadelerinden biri olmasından dolayı askerliğini rahat bir yerde yapacağını ( Şimdi ki gibi paralı askerlik olmasa bile ) düşünmektedir. Ama baba Andrey Petroviç’in kafasındaki plan hiç de öyle değildir. Bu yüzden karısı Avdotya Vasilyevna ile bu konuyu tartışırken şöyle demektedir:

Hizmetini Petersburg’da yaparsa ( Misal Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan’ın, askerliğini Burdur 58. Piyade Er Eğitim Alay Komutanlığı'nda 21 gün yapması gibi ) ne öğrenir sanıyorsun? Önce orduda hizmet etsin, barut kokusu alsın, askerliğin ne olduğunu anlasın. Bunun için de er olsun, gerçek bir er! Nerede onun nüfus kâğıdı? Bana ver onu, çabuk!

 

            Kitabın sonlarına doğru isyancılara karşı nasıl bir harekât tarzı kullanılacağı, bir General önderliğinde şehrin sivil ileri gelenleri ile Asteğmen Pyotr Andreyiç arasında tartışılmaktadır. İsyancının ( Pugaçev ) askeri topluluklara karşı koyamayacağını anlatan Andreyiç hemen saldırmaktan yanadır. General ise daha ziyade sivilleri dinleyip daha fazla risk almak istememektedir. Toplantıda en ilginç öneriyi ( Günümüzün Sinan Çetin’i de diyebiliriz. Zira Sinan Çetin bir ara zorunlu askerliğe karşı çıkıp bedelli askerliği savunurken bu ülkenin en önemli meselelerinden biri için “Biz hesapladık, 33 milyar dolar yapıyor. Git PKK’yı satın al, konu kapandı!”  demişti ) Gümrük Müdürü yapacaktır:
Bana kalırsa Generalim, ne saldırı ne de savunma taktiğine gerek yoktur!.... Satın almayı deneyiniz!...

 

            Kitabın sonunda Pugaçev savaşı kaybetmiştir. Zira halka baskı yaparak Çar olduğuna inanmalarını söylemiştir. Oysa kazanan gerçek Çar da olmamıştır. Çünkü Çar’ın sonuncusu 17 Ekim 1917 Devrimi ile tarihe gömülmüştür. Emeğin karşısında Gümrük müdürü gibi davranıp her şeyi satın alarak çözeceğini sananlar ise işçi sınıfının önünde diz çökmüştür.

 

            Dikkat ederseniz kitaba adını veren yüzbaşının kızından bahsetmedim. O kadarını da siz okuyun..