1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. \"Tutunun Bu Dala Kürt Kardeşlerim\"

\"Tutunun Bu Dala Kürt Kardeşlerim\"

\Tutunun Bu Dala Kürt Kardeşlerim\
A+ A-

Karin Karakaşlı\'nın kaleme aldığı girişle, Hrant Dink\'ten Kürt sorunu yazıları...

 

Kimlik siyasetinden yola çıkıp milliyetçiliğin tuzağına düşmeden sözünü söyleye­bilmek zor iş. Hrant Dink bir ömür bu zoru başardı. Türkiyeli bir Ermeni olarak ül­kesine dair her meseleyi kendine dert edinirken, kendinden yola çıkıp insanlığa varmayı, kalıpları yıkan, algıları sarsan diliyle inkâr edilen gerçekleri paylaşmayı bildi. Siyasi öngörüsünü samimiyetle birleştirirken çok insanı etkiledi, akıl kadar yüreğe hitap etti.

"Türkiyeli Ermeniler ilk kez onunla bu denli görünür oldu. Konuşulması gereken tarihten öte, hakkıyla paylaşılması gereken bir bugün olduğunu da öğrendi Türki­ye, çünkü Hrant Dink'in Ermeniliği, bir noktasında saplanılıp kalınmış tarihe değil, omuz omuza ilerlenecek bir geleceğe yönelikti.

"Onun yurtseverliği de çok sınanmış bir sevdadır... 0 kadar ki, barış için çıktığı yol­da 'Türk düşmanı' olarak yaftalandığı o en yalnız, en zorlu zamanlarında bile yurtdışında ülkesini şikâyet etmeyi zül saydı.

"Bu yolda başta Kürt sorunu olmak üzere ülkeyi cehenneme çeviren bütün tabu­ları, acıları kendine dert edindi. Barış ümitlerinin güç bela yeşertildiği ve her nevi provokasyon tehlikesi karşısında gülü fırtınadan sakınır misali o ümidin üzerine titrediğimiz bugünlerde, Hrant Dink'in Ermeni ve Kürt sorularına ilişkin saptama­larını alıntılarla hatırlatmak istedik. Zamana yenik düşmeyen bu satırlar, bundan sonrası için yazılacakların ve yapılacakların ilhamı olsun hepimize. Hep kendisine nasıl danışmışsak, öyle..."

Karin Karakaşlı

'Siz kimin kanını döktünüz?'

Agos, 23 Temmuz 1999

Pervasız konuşmanın cins ör­neklerine zaman zaman Kürt ay­dınların konuştuklarında veya yaz­dıklarında da rastlıyoruz. Geçenlerde davet edildiğim geniş katılımlı bir toplantıda bir kez daha aynı ıstıra­bı yaşadım. Öcalan'ın idam kararı sonrası ortaya çıkan barış ortamının sağlanıp sağlanamayacağının sor­gulandığı bir toplantıydı. Sonuna ka­dar kaldım ve büyük bir sabırla ko­nuşulanları dinledim. Özellikle ba­rış ortamının sağlanması için orta­ya konulan inisiyatif umut vericiydi. Ne var ki toplantının sonuna doğru, hiç niyetim olmadığı halde, dayanamadım ve bir konuşmacının söylemini eleştirmek zorunda kal­dım. "Biz Türkler ve Kürtler ezelden beri zaten kardeşiz. Çanakkale'de, şu­rada burada şehit verdik, biz birlik­te kan döktük..." türünden alışa­geldiğimiz söylemlerden biriydi.

Açtım ağzımı..."Barışın nasıl sağ­lanabileceğinin tartışıldığı böylesi bir toplantıda bile hâlâ birlikteliğimizi ve kardeşliğimizi geçmişte birlikte döktüğümüz kanların üzerine bina ediyor ve milliyetçi söylemlerin bu lümpen jargonuna kendimizi kaptırıyorsak, yıkmak öldürmek yerine üretmek ve yaratmak temelinde bir birlikteliğin söylemini geliştiremiyorsak, bizler hangi gerçek barışı te­sis edebiliriz? Gelecekteki birlikte­liğimizi hâlâ mı birlikte kan dök­melerin nostaljisi üzerine bina ede­ceğiz. 'Gelin birlikte barışı konuşa­lım' diye buraya davet etmiş oldu­ğunuz dostlarınızdan biri eğer benim gibi bir Ermeni ise şimdi buradan kalkıp da size sormaz mı? Siz kimin kanını döktünüz? Aradan bir asır geçmesine rağmen hâlâ döktüğünüz kanı bugünün tutkalı niyetine kul­lanmaktan hicap duymuyor musu­nuz?" Yumdum gözümü...

Bir bilenden 'Ya Rabbi'ye

Agos, 28 Şubat 2003

Saddam diktatörü yıllardır Irak'ta halkına kan kusturuyor. Ülke in­sanı kendi içinde birkaç etnik safa mevzilenmiş durumda. Bölgeye ge­lip yerleşmek isteyen Amerikan- İngiliz ittifakı için bu bulunmaz bir fırsat. Amerika ülkenin muhalefet güçlerini, etnik kesim liderlerini, kâh Amerika'da kâh Avrupa'da toplayıp, Saddam 'ı birlikte devirme planları yaptı. Şimdi sıra geldi icraata. De­nen o ki, Saddam sonrasında her­kesin kendi özgürlüğünü yaşayabi­leceği demokratik bir sistem kuru­lacak. Güya Amerika ezilen halkla­ra özgürlük getirecek. Ne kadar da o günleri andırıyor bu günler Ya Rabbi... Ne kadar da o günün Er- menilerini andırıyor bugünün Kürt­leri!..

Yüzyıl önceki o beklentiler, o umutlar Ermeniler açısından tam bir hüsranla sonuçlandı işte. Beklenti­nin gerçekleşmemesi bir yana, var­lığını o zamana dek belli bir millet sistematiği içerisinde sürdürebilen Ermeni halkının büyük bölümü yok edildi, bir milletin kökünün ka­zınmasına vesile olundu. Koca hal­kın Anadolu üzerindeki tüm izleri­nin silinmesine kapı aralandı.

İyisi mi sen gel ey Kürt karde­şim... Sen gel şu işi bir bilene sor. Şu Ermeni kardeşinin bilirkişiliğine güven. Böylesi savaş ortamlarına güvenme... Bil ki bu savaş ortamları zalimlerin nezdinde bitirilmemiş hesapların da kökten çözüme kavuşturulduğu tuzak fırsatlardır. Bak şimdi tüm dünya halkları ayakta. Sa­vaşa engel olmak için insanoğlu si­lahsız bir söylem geliştiriyor. Sen de onların arasında yerini al. Savaş is­temiyormuş gibi gözüküp de sava­şı kışkırtanları arana sokma. Onla­rın barış mitinglerimizi sabote et­melerine, barış söylemlerimizi su­landırmalarına izin verme. Ne kadar da o günleri andırıyor bu günler Ya Rabbi... Sonumuzu benzetme bari.

Dost acı söylermiş

Agos, 19 Ağustos 2005

Biz 'Kürt sorunu' desek de de­mesek de, biz "Varlardı - yok­lardı" diye tartışsak da, Kürtler varlar ve Kuzey Irak'ta gayrı bir Kürdistan kurdular. Ve şu da kesin olarak bilinmeli ki Kuzey Irak'ta Kürdistan1 ın kurulmasıyla birlikte, Türkiye'nin Kürt sorunu da bütü­nüyle çehre değiştirdi ve kaçınılmaz sürecine girdi.

Bu sürecin özeti şudur: Gayrı Kürt sorunu Türkiye'nin sadece bir iç sorunu değil, ağırlıklı olarak dış sorunudur.

Gerçek bir.. .Türkiye'nin Güneydoğusu'nda sınır komşusunun adı artık Kürdistan'dır. Gerçek iki... Bu gerçeği kabul etmesi ge­reken sadece Türkiye değil, idrak et­mesi gereken de bizatihi Kürdistan

yönetiminin kendisidir. Gerçek üç... Dolayısıyla Kürdistan yöne­timi, Kuzey komşusu Türkiye'de yaşanacak bir Kürt hareketinin kendisi ile komşusu Türkiye ara­sındaki ilişkileri etkileyeceğinin ve belirleyeceğinin farkında olmalıdır.

Öte yandan Türkiye'deki 'Kürt hareketi'nin de farkında olması gereken gerçekler söz konusudur. Gerçek bir... Amerika'nın Irak'ta yarattığı Kürdistan devletinin oluş biçimine özenerek, bir bağımsız Kürt devleti de Türkiye'de yaratı­labileceğine heves etmek, bizatihi Irak Kürdistan'ının varlığı nede­niyle gayrı olanak dışıdır. Gerçek iki... Şu noktadan sonra devam ede­cek ve PKK tarafından gerçekleş­tirilecek silahlı terör eylemleri sadece Türkiye'nin demokratik gelişimi­ne darbe vurmakla kalmaz, esas ola­rak o çok özenilen Kuzey Irak'ta­ki Kürdistan devletinin bekasına da darbe indirir...

Bireysel tercih açısından bakıl­dığında ise bundan böyle kendisi­ne ille de Kürt devleti isteyen bir Kürt için sonuçta devlet de hazır. Göçer iki adım öteye ve bu arzu­suna kavuşur. Tehlike topu topu bu kadardır. Diğer bir deyişle Türki­ye'nin bölünmez bütünlüğünün yegane teminatlarından biri bizatihi Irak Kürdistanı'nın varlığıdır. Bunun ters okuması da şudur: Eğer Türkiye'nin Güneydoğusunda ay­rılıkçılık sürdüren bir Kürt hareketi varlığını sürdürürse bunun vebali­ni sadece Türkiye değil, aynı za­manda Irak Kürdistanı da çeker.

Demem o ki gayrı yüreğiniz fe­rah olsun. Bu ülke gerçekten bö­lünmez.

Tek yol 'bir arada yaşamak

Önce şu vurgulamayı yapmak isterim: Kürtlerle konuşmanın temel yöntemi kendimizi Kürtlerin ye­rine koymaktan geçer. Bu yönteme başvurmadan Kürt sorunu üzerine konuşmak ahlaki de değildir, adil de. Dolayısıyla, "Siz Kürt olsaydınız ne yapardınız?" sorusu hayli önemlidir. Kuşkusuz bunun karşılığı olan "Siz Türk olsaydınız ne yapardınız?" sorusu da Kürtler için geçerlidir ve benzeri bir empatik yaklaşım gerektirir. Kürt'ün Kürt kalabilme­si arada bir Türk olabilmesiyle, Türk'ün de Türk ka­labilmesi arada bir Kürt olabilmesiyle yakından il­gilidir.

Tabii bir de, ne Türk ne Kürt olarak Kürt soru­nuna bakmak var!

Sözgelimi, benim gibi Ermeni olabilirsiniz ve ken­dinizi hem Türklerin hem de Kürtlerin yerine ko­yup soruna bakmak mecburiyetinde hissedebilir­siniz.

O da yetmez tabii... Soruna bir de Ermeni gibi bakmanız gerekir. Ermeni gibi bakmanın ise teh­likesi daha baştan bellidir. "N'olacak" derler, "O za­ten Türklerin ve Kürtlerin iyiliğini istemez. O bu ça­tışmanın varlığına için için seviniyordur. Geçmiş­te atalarına Türklerin ve Kürtlerin yaptıklarını unutmamıştır. Bedelinin ödendiğini düşünüyordur!"

Evet, Kürt sorunu üzerine bir Ermeni olarak söz söylerken işimin daha baştan çok zor olduğunu bi­liyorum. Ama yılacak değilim ve sonda söyleye­ceğimi baştan söyleyeyim. Ne Türk ne de Kürt hal­kına geçmişte yaşananlardan ötürü herhangi bir kin duyuyorum. En büyük isteğim ise bu iki halkın bugün birbirinden kopmaması ve geçmişte bizle­rin yaşadığı türden dramların tekrar yaşanmaması.

Bugün kendimi Kürtlerin yerine koyuyorum ve onları çok iyi anlıyorum, çünkü geçtikleri bu süreçten

benim halkım da geçti. 'Ezen ulus milliyetçiliği'nin ürettiği 'ezilen ulus milliyetçiliği'nin ne demek ol­duğunu iyi bilirim. Bugünkü tartışmalar geçen iki asır boyunca bu topraklarda benim halkım üze­rinden de aynı biçimiyle zaten yaşandı. Ezen ulus milliyetçiliğinin baskı ve dayatmalarının, ezilen ulus milliyetçiliğinin aklını başından nasıl aldığını ve ne gibi yanlışlara sürüklediğini ve buradan da ne gi­bi sonuçlar doğurduğunu asla unutmamalıyız.

Bugün tekrarlanan da aynı oyundur. Kürtler bu tuzağa düşmemeliler. Irak, İran, Suriye ve Türki­ye coğrafyasında yaygın bir halde yaşayan Kürt halkı, tarihte hiç yaşamadığı yeni bir süreçten ge­çiyor. Kuzey Irak'ta oluşan ve artık bir devlet yapılanması haline dönüşen Kürt egemenliğiyle bir­likte ilk kez bir fırsat ve şans yakaladığını düşünüyor. Bunun bir şans mı, şansızlık mı olacağı kaderin elin­de değil, tamamıyla Kürtlerin elinde. Üstelik sadece Kuzey Irak'taki Kürt yöneticilerin değil, özellikle de Türkiye, İran, Suriye gibi komşu ülkelerin sınırla­rında yaşayan Kürtlerin bundan sonraki tutumla­rına çok daha bağlı.

On yıllardır ezen ulus milliyetçiliğinin baskısı al­tında yaşayan Türkiyeli Kürtlerin son zamanlarda yaşamaya başladığı ruhsal kopuş ve bu ruhsal ko­puştan yükselen ezilen ulus milliyetçiliği, bugün ar­tık her zamankinden daha fazla aklına sahip çık­mak durumundadır.

Gelinen noktada, Kürt halkı milliyetçilik cen­deresine sıkıştırılmış, 'aşağıya doğru' uçuruma sü­rülmektedir. Biz Türkiyeliler bu uçurumun eşiğin­deki Kürt halkına işte bir kurtuluş dalı uzatıyoruz. "Gelin, bir arada yaşamı savunalım" diyoruz. Tu­tunun bu dala sevgili Kürt kardeşlerim. Tutu­nun... Hem kendinizi kurtarın, hem bizleri...

"Beni uzaklara götürüyorlar sevgili"

Birgün, 22 Nisan 2005

Ünlü Ermeni aydınlarından Khajag'ın 90 yıl önce 24 Nisan'da sürgün edi­lirken söylediği son söz, yaşananların en çar­pıcı özetiydi belki de: "Beni uzaklara götürüyorlar sevgili..."

İstanbul'daki Ermeni. aydınların yazarların, sanatçıların, öğretmenlerin, avu­katların doktorların, din adamlarının ve mebusların teker teker evlerinden alın­dıkları, götürüldükleri ve birkaçı dışında bir daha geri dönmedikleri gündür 24 Ni­san 1915.

Doğada her canlı kendi yaşam alanı ile kurduğu bağ üzerinden inşa eder sürekli­liğini. Ermeni halkı da kültürünü ve var­lığını 4000 yıldır yaşadığı Anadolu top­rakları üzerinde kurmuştu. İşte 1915, esas olarak bu kadim kültürün kesintiye uğra­dığı, Ermeni halkının tarihsel vatanından süpürüldüğü ve bilinmez uzaklara savrul­duğu tarih oldu ve bir halkın kendi yaşam alanı ile, kendi kökü ile ilişkisinin koparıldığı bir milat noktası olarak kayıtlara geçti.

Tam da bu nedenle yaşananları sadece uluslararası hukuk terimleri içerisine sınırlamak kimi zaman yetersiz kalabil­mekte. Türkiye bugün 'soykırım' kavra­mının hukuksal algılanışından harekede bu terim yerine sürgün, göç ya da tehciri ter­cih ederken yaşananların özü bundan ne kadar etkilenmektedir? İsmi değişince ya­şanan acı daha mı az bir insanlık suçudur? İsterse insanlar altından uçaklarla en rahat koşullarda gönderilmiş olsun, bu ait olu­nan topraklardan koparılış, o zaman daha mı az trajik hale gelecektir?

Gelin, bu noktada, vicdanlara seslenmek üzere, sözü bir diğer aydın, mebus Krikor Zohrab'a bırakalım ve idealist avukatın 1915 tarihli son mektubuna göz atalım:

"Sevgilim, bir tanem, artık bizim için t son perde başlıyor: Daha fazla gücüm kalmadı. Sağ kalmazsam, çocuklarıma son | öğüdüm şu ki, daima birbirlerini sevsin­ler, sana tapsınlar, kalbini acıtmasınlar ve beni de hatırlasınlar..."

Bir 24 Nisan'da bu topraklarda hep bir­likte tüm bu insanları hatırlamak, ruhları şad etmek, acıda ortaklaşarak sevinçler üretebilmek, yalnızca Ermeni halkının duyduğu ıstırabı dindirmekle kalmayacak, Türkiye'nin de demokratikleşmesinin ta kendisi olacaktır.

 

Neyi hatırlamak, neyi unutmak

Agos, 10 Haziran 2005

90.yıl tartışmaları arasında geliştirilmeye çalışılan karşı argümanlardan bir diğeri de 'kendi kayıplarımız, kendi acılarımız' vurgulamasıydı.

"Unutmak mıyız yoksa unutmamalı mıyız?" so­rusunu temel alan köşe yazılarında dile getirilen id­dia, özetle şuydu: "Sadece Ermeniler acı yaşamadı, Türkler de büyük kayıplar verdi. O dönemde ölen Müslümanların sayısı birkaç milyonu aşar. Balkanlar'da ve Kafkaslar'da yerlerinden edilen Müs­lümanların başına gelenlerin her biri, Ermenilerin başına gelenlerden hiç de aşağı kalmaz. Biz, bugü­ne kadar bu acılarımızı unutmayı yeğledik. Peki ha­ta mı ettik? Biz de mi acılarımızı ve kayıplarımızı öne çıkaralım? Peki, bunun kime ne yararı olacak?"

Ermeni halkının kendi acısını unutamamasını, Türk halkının kendi acısını unutmak zorunda bırakılışıyla kıyaslamaya çalışmak ve buradan da Ermenilerin bir tür 'acı çığırtkanlığı' ya da 'acı sö­mürüsü' yaptığını ima etmek, her iki topluma yö­nelik olarak da gerçek anlamda bir ayıptır. Bu tür haksız kıyaslamalarla, yaşanmış olanları sıradanlaştırmak ve önemsizleştirmek, en hafif deyimiyle bir başka 'usul hatası'dır. Usul hatasıdır, çünkü hiç­bir acı bir diğer acının varlığı nedeniyle yok sayı­lamaz ve önemsizleştirilemez. Usul hatasıdır, çün­kü bitinin unutulmuşluğa itilmesi diğerinin anımsanışını ortadan kaldıramaz... Gerçek şu ki, biri­nin unutması, diğerinin de unutmaması için ken­dine göre sebepleri var ve asıl sır da bu sebeplerde.

Türkiye'nin sırları ise çok açık... Toplumun ken­di yakın tarih acılarını unutmaya itilmiş olmasının kökeninde, bir hür irade ya da erdem tercihi değil, Osmanlı enkazını yok sayan ve sıfırdan başlamayı düstur edinmiş olan yeni bir Cumhuriyet anlayı­şının yepyeni bir toplum oluşturma siyaseti yatar. Ne var ki bu siyaset bir dayatmadan ibarettir ve ya­şanan zikzaklar, Osmanlı'nın şanlı günlerini anma, hatalarını inkâr etme yoluna girince, toplumsal bel­lek de 'eski'yle 'yeni' arasında bocalamaktadır. Böylesine karışık bir ortamda, ne 'eski' unutulabilmekte ne de 'yeni' tesis edilebilmektedir.

Bugün bir Susurluk davasının ve faili meçhul­lerin toplumsal vicdanlarda layıkıyla yargılanamayışının da nedeni aynı unutturma siyasetinin de­vam eden bir ürünüdür. Eğer bu ülkede halen İs­tanbul'un fethi aradan bunca asır geçmesine rağmen ihtişamlı törenlerle anılıyorsa, ama Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında kaybedilen mil­yonlarca insanın acısını unutmuş olmak da, kimi çevrelerce bir erdem gibi sunuluyorsa, bizatihi bu ruh halinde bir aksaklığın var olduğu açıktır. Tür­kiye'de unutmanın nedeni erdem değil, baskı, korku ve dayatmadır. Ve bugün hâlâ unutmayı sa­vunanlar, aslında sadece geçmişten değil gelecek­ten korkanlardır. Unutulmamış geçmiş, geleceğin de teminatıdır.

Ruh halimdir

Birgün, 1 Kasım 2004

Türkiyeliyim... Ermeniyim... iliklerime kadar da Ana­doluluyum.

Bir gün dahi olsa, ülkemi terk edip, geleceğimi Batı denilen o 'hazır özgürlükler cenneti'nde kur­mayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkla­rı demokrasilere, sülük misali yamanmayı dü­şünmedim. Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek ise temel kaygım oldu. Ül­kem Sivas için ağlarken, ağladım. Halkım çetele­riyle boğuşurken, boğuştum. Kendi kaderimi ül­kemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşledim. Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım hak­lara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hâ­lâ da ödüyorum. Ama artık... Birilerinin "Bizim Ermenilerimiz" pohpohlamalarından da, "içimiz­deki hainler" kışkırtmasından da bıktım. Normal ya da sıradan yurttaş olduğumu unutturan dış­lanmışlıktan da, boğarcasına kucaklanılmadan da usandım.

Ne 24 Nisan'larda yürüyebildim, ne de atala­rımın anısına anıtlar dikebildim. Ama ne onları o günlerde bıraktım, ne de bugünlerde taşlaştırdım. 'Onları yaşamımda yaşamayı' sırtladım... Gücümün yettiğince de yaşatarak taşıdım. Bu taşımama sek­te vurmaya 'ne' ya da 'kim' yeltendiyse onlarla amansızca boğuştum.

Tabii ki atalarımın başına gelenleri biliyorum. Buna kimileri 'Katliam', kimileri 'Soykırım', kimileri 'Tehcir', kimileri de 'Trajedi' diyor. Atalarım Ana­dolu diliyle 'Kıyım' derdi. Ben ise 'Yıkım' diyorum.

Ve biliyorum ki eğer bu yıkımlar olmasaydı, bugün benim ülkem çok daha yaşanılır, çok da imrenilir olurdu. Yıkıma sebep olanlara da, maşa olanlara da lanetim bundandır. Lakin lanetim geçmişedir. Elbette tarihte olan biten her şeyi öğrenmek istiyorum, ama o nefret, ne menem bir rezillikse o... Onu tarihteki karanlık inine bırakıyor, "Olduğu yer­de kalsın, onu tanımak istemiyorum" diyorum.

Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü so­runlarımın, Avrupalarda, Amerikalarda sermaye yapılması zoruma gidiyor. Geleceğimi, geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini, kabul etmiyorum artık. O hakemler geçmiş çağlarda arenalarda köle gladyatörleri bir­biriyle vuruşturan, onların vuruşmasını büyük bir iştahla seyreden, sonunda da kazanana, yaralının işini bitirmesi için başparmaklarıyla işaret veren diktatörlerin ta kendileridir. Gerçek hakem halk­lar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicda­nı ile boy ölçüşemez.

Benim tek isteğim, canım Türkiyeli arkadaşla­rımla, ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamacasına öz­gürce konuşabilmek. Bunu bir gün tüm Türkler­le Ermenilerin de kendi aralarında konuşabile­ceklerine yürekten inanıyorum. Özellikle de, Tür­kiye ile Ermenistan'ın kendi aralarında da her bir şeyi rahatlıkla konuşabilecekleri ve düzeltebile­cekleri, ve onlar konuşurken, benim ilgisiz üçün­cülere dönüp, "Size de artık üç nokta düşer" di­yeceğim günleri iple çekiyorum.BİANET

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT